8 Haziran 2012 Cuma

Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum

Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazı Okan Bayülgen'e övgü yazısı değil. Kendi perspektifimden yaptığım bir tespiti yazmak istedim. Bir süredir bu gözlemimi yazmak istiyordum. Okan Bayülgen'in Tv8 ile başlayan yeni programlarını izlemeye başladığımdan beri bende oluşturduğu çağrışımlar başkalaşmaya başladı. Sanki kendi illimünatisini yaratmıştı, şimdi bunu apaçık bir şekilde sergiliyordu.

Hayatım boyunca teknolojik ve yeni olana en son sahip oldum, trendlerden, modadan bir haber, ruhumu tamamlayan salaş, dağınık kıyafetlerin içinde kendimi iyi hissederek yaşadım, çocukken anında ortalığa yayılıp popüler olan şarkılar bana geç ulaşırdı, mahallede, yan komşuda, ailede ne olmuş, en son ben öğrenirdim aradan uzun zaman geçtikten sonra. Televizyon Çocuğu diye bir programın varlığından ise program bittikten sonra falan haberim oldu. Hiç mi haberim olmadı, duymadım, bilmedim, etrafımdakiler konuşurken bu televizyonun asi çocuğuna onlardan aşina olmadım! Gerçekten hatırlamıyorum. Öncesinde de Gece Kuşu varmış. İlk Okan Bayülgen ile ilgili hatırladığım Cem Özer'le magazin programlarında karşılıklı göndermeler yaparak atışmalarıydı. Ben onu Zaga ile birlikte seyretmeye başladım. Bugünlerde 7'den 77'ye herkes ama en çokta gençler O'nu izliyor, O'nu seviyor, O istediği için bloglar açıyor, program konularını takip ediyor, araştırıyor, herkes gece kuşu oluyor...Hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi, yetenekleri, tarzı, zekası vb. Ben bu yazıda Okan Bayülgen'i farklı bir açıdan ele alacağım.

O hepimize ilham veriyor ama bana aynı zamanda başka bir şeyi hatırlatıyor. Benim çocukluk kahramanım Barış Manço ve tabi çağdaşlarımın. Çocukluğumun tek kanallı yıllarında televizyonun karşısında oturup heyecanla onun 7'den 77'ye insanlarla nasıl güzel konuştuğunu izlerken kendimi orada, sahnede olan çocuklardan biri olarak hayal ederdim. Tatlı sözünü sevdiğim o uzun saçlı, babacan adamın yanında olmayı hayal etmek, bir çocuk başka ne isterdi ki...Tabi ben biraz büyük kaçıyordum, boylu bir çocuk olduğum için yaşımı küçük gösterme imkanımda yoktu, kurtarmıyordu, onun yanındaki çocuklardan biri olmayı ıskalamıştım ama ziyanı yoktu, yani o vardı ve kalbinden yayılan sıcaklık ülkemdeki tüm çocuklara ulaşıyordu, bende o kalabalığın içindeydim. Anne ve babaların yaptıramadığı bir sürü şeyi bizden yapmamızı istemesi yeterliydi, zevkle fırçalarız dişlerimizi canım nolcak. Hiç bir şeyin fanatiği olmadım hayatımda, tarihleri, doğum günlerini hep unuturum, insanlara sevgimi ve ilgimi böyle belirli günlerin dışında göstermeyi daha gerçekçi bulurum. Lakin Barış Manço'nun gittiği günü 2 şubat tarihini hiç unutamam. Biz bilmeden öylesine bizim parçamız oluvermiş ki... Anneannemin ve dedemin ölümlerinde onların yakınındaydım ve çift basamaklı sayılarla yeni tanıştığım hayatımda, hatırladığım ilk ölüm deneyimleriydi, zamanlarını doğru düzgün hatırlayamam. Barış Manço'nun gittiği tarih bir mıh gibi çakılmış zihnime. Günlerce ağladım, o kadar çok ağladım ki, herkes gibi... Yakınlarım için bu kadar ağlamışmıydım? Çocuklarla yada ergenlerle kurulan ilişkiler, diğer arkadaşlık, ahbaplık, eş, akraba ilişkilerine benzemez. Onların kalbini kazanmak hem kolay hem zordur, çünkü sana çıkarsız yaklaşırlar ve ruhları henüz kirlenmemiş olduğu için sahte ile gerçek olanı olağan üstü bir kusursuzlukta ayırdederler. Sevgiye, sevgiyle karşılık verirler. İnsanları ele geçirmek istiyorsan (iyi veya kötü) kalplerini ele geçirmeden başaramazsın. Böyle Barış Manço'yla olduğu gibi plansız gelişen sevgiler paha biçilemez,  belki yüz yılda bulunamaz, milletçe bu şekilde sevilebilecek insanlar, her millete nasip olmaz. Barış Manço'nun bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda var olmuş olmasından dolayı şanslı olduğumuza inanıyorum. Bizim 80 kuşağı ve onların aileleri O'nu ne kadar çok sevdiklerini gittiğini duydukları an anladılar. Bir kuşak O'nunla büyümüştük, bizi ciddiye alıyor, dinliyor, bizim yerimize ülkenin, dünyanın merak edilen köşelerinde insanlarla iletişim kuruyor, kendine özgü samimi beden diliyle bilgi ve sevgisini dünyaya akıtıyordu. 'Dünya insanı' sıfatı Barış Manço için söylenmiş gibi.

O'nun gidişi toplumda devasa bir boşluk yarattı. İnsanlar daima güven duyacakları, kendilerinde başarılarıyla ve samimi eylemleriyle hayata dair olumlu yansımalar yaratacak toplumun önünde olan nitelikli insanların varlığına ihtiyaç duyarlar. Şuan Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var. Herkesin herkese benzediği, insanların meslekleri, takımları, tuttukları partileri, üzerinde yaşadığı il sınırları ve daha milyonlarca şeyle tanımlanarak standartlaştırılmaya uğraşıldığı bu genç toplumda, gençlerin kendilerini ciddiye alan, ciddi bir adama ihtiyaçları var. Okan Bayülgen bambaşka bir insan, belki Barış Manço ile aralarında ki tek ortak nokta aynı kutunun içinden bize ulaşmış olmalarıdır, bilemem ama Okan Bayülgen bende aynı Barış Manço'nun oluşturduğu hissiyatı oluşturuyor. Peki neden? Çünkü; ikiside insanlara değer veriyor, her ne yaparlarsa yapsınlar, eylemlerinin kaynağını oluşturan temel bu, insan sevgisi.  Adam olacak çocuklar büyüdüler, benim Barış Manço'yu hayranlıkla izleyişim gibi onlarda Okan Bayülgen'i öyle izliyor. Hepimiz O'na inandığımız için O'nu beğeniyoruz. Bu yüzden onun gibi yakışıklı eylemler içinde olmak istiyoruz. O'da gençlerin O'na olan inancı ile kendi tecrübesini birleştirerek ortaya bir "on8" projesi koydu. on8 kutusundan neler çıkacak gerçekten bende çok merak ediyorum, herkes gibi bende bu projeye dahil olmak ve on8 kutusunun arkasında koşturmak istiyorum. Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum ;)

...